23 Ağustos 2016 Salı

BÜYÜKBABAM FIRINCIDA YÜK EŞEĞİYDİ



Sırtlarda belki artık semer benzeri düzenekler görmüyoruz. Daha incelikli ve saklı düzenekleri var belki köle sahiplerinin ve fırıncıların. Belki nesiller değişti, taşıdıkları şeyler değişti ama sanırım "taşıma"  sürüyor. Missisippi'de bir efendi (elbette beyaz) ve bir köleyi (elbette siyah) gösteren yukarıdaki bu fotografı gördüğümde aklıma gelen Galeano'nun öyküsünden şu bölüm oldu:


Farklı meslekler icra ediyor olabiliriz. Yine de bazan bana bir kenarından dededen kalma işe koşuluyoruz gibi gelir. Hepimize ekmek gerek ve dünyanın yeni fırıncıları da insan değil, eşek istiyor çünkü.


21 Ağustos 2016 Pazar

NEXUS



“Şimdi Nela ve El Negro Viña sırt sırta vermiş oturuyorlar. Biri gidecek olursa, öbürü düşüyor.”


6 Ağustos 2016 Cumartesi

LOREM IPSUM



Bugündü. Geçen yıl. Horozumu mendirek sanılıyordu bir eski uzay enstantane kısaca. Belki üstünkörü sicim kasıklarında faaliyet köstebeğin oruç kıvamı ister istemez. Duşkabini kanlı kaplama vurulunca arkası dikişli tekme-tokat mor kabuksuz trajedi muhteviyatında bırak lambalar unutkan. Kırılınca plan şişkin kabarcık yerleri ıslak mendil gideceksindir bir kitaplık yara bavul yere dayalı.


Takvim. Olsun. Kaba bira şişeleri ıska hafızasında derin çakıl taşlarına aslında. Biliyorum, o gün; ruhun ambalajlı yırtık sahnesine bilet ucuz kondurulmuş. Sonradan ek yerleri fermuar ve turuncu sırtında bok içinde yelkovan kirpi karşılığında. Silinmezdi. Ağlamak zift terbiyesi bulut dürbünüyle nokta kıyasla pörsümüş hafıza.


2 Ağustos 2016 Salı

O.’NA



Öyle. Tanımıyorum seni. Yalnızca sana atadığım kurgusal bir koku var baştan beri. Belki bütün kokular kurgusaldır ayrıca. Bilmiyoruz. Tanıdığım bir şeylerin hafızamdaki bileşkesinden türetilmiş bir koku mu, yoksa oradan ayıklanmış, damıtılarak nesneleştirilmiş bir koku mu; tam olarak kestiremiyorum. Sevdiğim bir harfin satır çizgisinden taşmış güzel kuyruğuna benzeyen bir koku. Elden de ve dolayısıyla kalemden de kaçıvermiş, güzelliğinden ötürü düzeltilmemiş o ezeli taşkınlığın kokusu işte. Kuyruklu ve pek fazla da hayvansı olduğu kesin bir koku: Güvenilir, akılötesi ve ize davetkar. Seni anlamadım. Durmadan kokladım, kokluyorum: Burnum satırlara dayalı, satıraralarına sürüne sürüne, bir köpeğin diğerinin dünyasına ilişkin bilgi alanını kıçından başlayarak inşa etmesi gibi, koku birimleri biriktiriyorum sana dair. –Sen dün gece tek yudumda mı içtin elinde son kalanı?-

Bu yüzden kaç kez özür dilemek istedim senden, bilmiyorsun. Seni tanıyormuş gibi yaptığım için özür dilemek, edepsiz satırlara dilinden önce burnunu çekiştirdiğim için özür dilemek, idrak alanına hayvanlık yapıp burnumu soktuğum için özür dilemek, burnumu; şu koca burnumu! Özür dilemedim. Burnumu azıcık uzaklaştırdım, bunu yapabildim.

-Bugün çok mu kalabalıktı orası ve işaret parmağının tersiyle mi sildin sol kaşına düşmek üzere olan ter damlasını?- Rüyamda bir kez daha gölgelerimizi gördüm, yakındılar. Yakınlardı. İkimiz de selvi boylu değildik, yine de boyumuz devrildiğinde kilometrelerce üzerinden geçiyorduk. Bir katar karınca geçiyordu boyumuzdan, antenlerinin ucunda minik topçuklar olan adını bilmediğim birkaç böcek geçiyordu.


Burnuma ne alırdım biliyor musun  Nikolay Vasilyeviç?: Burnuma işinin ehli bir bıçak alırdım.


8 Temmuz 2016 Cuma

YOK’A TAŞ MI DEĞER!

Louis Jacques Daguerre, 1837


Benim sesim çok çirkin. Fakat güzel olsaydı bile öyle yüksek sesle şarkı söyleyemezdim. Çocukken arada, bazı güzel akşamlarda babam bir şarkı söyler; ardından da sıranın bizde olduğunu, biz de birer şarkı söylersek buna çok sevineceğini belirtirdi. İki kardeşim de sırasıyla söylerlerdi. Sesleri fena değildi. Bana sıra geldiğinde söylememek için bin dereden su getirirdim. Babam, galiba nazlandığımı düşünerek ısrar edince lambayı söndürürlerse şarkıya başlayacağımı söylerdim. Lamba sönerdi. Buna rağmen şarkıya başlamadan önce “Sakın bana bakmayın!” diyerek kendimi iyice görünmez kılmayı denerdim. Şarkı söylenirdi, ortasında bir yerde gerisini unuttuğumu bahane eder susardım. Lamba yeniden yanardı. Babam bana sarılırdı.

“Sakın bana bakmayın!”lı perdeyi kapatıp, “Hey!...bana bakın!”lı temsillere açılan çok acayip renkli bir perdeyle yüzleşmek kolay olmuyor. Pek çok ağzın “bana baksanıza”sı etrafta çınlarken, “sakın bana bakmayın”ı sarf etmeye gerek kalmıyor. Herkesin “bakılan” olmak istediği bir dünyada yoklara karışmak nasıl da zahmetsiz ve ah nasıl da hüzünlü. Hüzünlü; çünkü yoklara karışmanın bedeli olarak size keskin gözler bahşedilmiştir. Bakışlardan uzaklaştığınız ölçüde gövdeleşmiş bir bakış kesilmeniz kaçınılmaz olabilir.

Çok değer verdiğim biri, dedesinin şu sözünü aktarmıştı bana:  “Oğlum yok olun, yoğa taş değer mi?” Yok’a taş değmez, doğru. Ses yolunu kullanmayan o tuhaf şarkılardan da dilediğiniz kadar söyleyebilirsiniz üstelik. Kim bilir, taşın değmediği o “Yok”, belki de tüm taşlı temasların katlanarak yankılandığı bir yerdir. Yok’a taş değmeyecektir ama, taşın kımıltısına tanık olmaktan men edilmemiştir ne de olsa.

Şimdi o tatlı, baş döndürücü zıtlığa dönüyorum: “Yok” ve “olmak” yan yana geldiğinde ne yaman çelişkidir. Yine de insan bazan bir körlük karşısında görünmez olmaya razı gelir.



3 Temmuz 2016 Pazar

YAZIYA YASLANMAK

Kiyoshi Awazu 


1 Temmuz gecesi, sabaha karşı bir rüya gördüm. Kısacık uyuduğumu, uyanıp saate bakınca fark ettim; oysa uzun süren bir rüya gibiydi. Yanımda biri var rüyamda. Yüzü seçilmiyor, yine de tanıdığım biri olduğu bilgisiyle telaş içinde yürüyoruz birlikte. Evimi arıyoruz. Tam olarak nerede olduğunu hatırlamıyor musun diye soruyor, hatırlamadığımı söylüyorum. Yan yana dizilmiş pek çok apartman kapısından giriyoruz; ben önde, rüya tanıdığı arkada. Her seferinde o girdiğimiz evin büyük ihtimalle benim olabileceğini söylüyorum, her seferinde birkaç basamak çıkınca merdivenler aniden son buluyor. Böylelikle orasının da benim evim olmadığını anlıyor, yeni bir kapıya yöneliyoruz. Yorgun ve bezginim. Henüz derin üzüntü yok. “Ama” diyorum; “ama eminim buralarda bir yerdeydi.” Evimi gördüğümde tanıyıp tanımayacağımı soruyor yanımdaki, tanıyacağımı söylüyorum ama içimde kuşku var. Kuşkumu ona belli etmemem gerektiği geçiyor bir an aklımdan, çünkü aramaya son vermek gerektiğini söyleyecek diye korkuyorum. Bir-iki kapıdan daha giriyoruz, sonuç yine fiyasko. Bu defa ağlamaya başlıyorum. Hem de öyle usul usul değil, yüksek sesle ağlıyor ve bir yandan da “evimi kaybettim… ben evimi kaybettim!…” diye üst üste yineliyorum. “İnsan evi neresidir, yazmaz mı bir yere! Ne zaman yazmayı bıraktın sen! Yazsan böyle olmazdı!” diyor yanımdaki, artık sesi öfkeli. Hiç unutmayacağımı sandığım için yazmadığımı söylüyorum; yazdığımda hep bir şeyleri unuttuğumu ekliyorum ardından mantıksızca. İçime öyle bir acı yer ediyor ki o anda. Elbisemin yakasını yüzüme bastırıp konuşmadan ağlıyorum sonra bir süre. Sesinde sanki son bir umut taşıyarak çantamdan defterimi çıkarıp bakmamı söylüyor bir şeyler yazmış mıyım diye. Kafamı iki yana sallıyorum. Ne çantaya bakıyorum, ne de başka bir yanıt veriyorum ona. İçimde şu cümle yankılanıyor: Defterim yok ki.

Kısacık rüyada çok acı yaşadım. Rüya anlatılabilir, rüyadaki acı atmosferi bir ölçüde betimlenebilir. Ama rüyanın bellekte kapısını açıp öylece bıraktığı acı anlatılamaz. Anlatılamaz çünkü uyanıyorsun, uykuda açılan o kapıyı kapatamazsın.


İşin tuhafı şu ki, kısa süreden beridir yeni bir evim var. Öyleyse nedir bu rüya? Birkaç anlam kırıntısını deşip durdum iki gündür. Emin değilim ama yazıya ilişkin, dile dair bir yerlere gelip durdum nihayet. İşte “Ad evdir”, “Ev, geçmişte kalmıştır” falan gibi pek bilinir önermeler vesaire. Belki de diyorum bu rüya, yazmıyor oluşuma rüyadışı zamanlarda tutmaktan kaçındığım yasla göz göze gelmek demektir, yazıya yaslanmaktır.


22 Haziran 2016 Çarşamba

OLMAYAN AĞAÇ


Uzak bir kentte yabancı bir oda. Duvarda koca bir ayna. Sağdaki pencere sonuna dek açık. Aynanın karşı duvarı boydan boya birkaç ağaç resmiyle kaplı. Camdan içeri giren hava akımından, duvardaki ayna sallanıyor belli aralıklarla. Aynadaki ağaç da. Bu, rüzgarın olmayan bir ağacın da rüzgarı olduğunu söyleme biçimi.